Transatlantik: Trump Çin'de ne umdu ne buldu? | Hürmüz Boğazı bilmecesi

19.05.2026 medyascope.tv

19 Mayıs 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız Transatlantik’i yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, Transatlantik’le karşınızdayız. Bu hafta Gönül Tol yok, Ömer Taşpınar'la dünyayı konuşacağız. Ömer, merhaba.
Ömer Taşpınar: Merhaba Ruşen.

Ruşen Çakır: Önce Çin konusunu konuşalım. Seninle iki hafta üst üste bu konuyu konuştuk, geçen hafta da Gönül'le konuştuk. Sonuç olarak Trump Çin'de ne umdu ne buldu? Gördüğüm kadarıyla, magazin haberleri ve "Onun koltuğu yüksek, onun koltuğu alçak" gibi şeyler dışında pek bir şey çıkmamış sanki, yanılıyor muyum? Ne dersin?
Ömer Taşpınar: Burada da genel hava, Trump'ın bir gaf yapmadığı yönünde. Tayvan konusunda gereksiz bir taviz vermesinden korkuluyordu. Tayvan'a silah satışı ve Amerika'nın Tayvan politikasındaki normal duruşu, yani Tayvan'ın bir yandan bağımsızlığına destek vermezken, bağımsız olmasına da karşı çıkmama şeklindeki stratejik muğlaklık politikasında bir değişiklik yaratacak açıklamalar yapmadı Trump. Burada ilgi çeken konu, Trump'ın, Çin lideri Şi Cinping'e ne kadar hayran olduğunu büyük methiyelerle anlatması oldu. Bir Amerikan başkanının, ilişkilerde bir rekabet varken bir Çin başkanına bu kadar hayran olması, bu kadar övmesi, dikkat çekiciydi. Burada yapılan yorum da gayet mantıklı bence. İzleyicilere, özellikle Fareed Zakaria'nın Washington Post'taki yazısını okumalarını tavsiye ederim. “Trump'ın anladığı bir dil var, o da güç dili” diyor Zakaria. Trump'ın saygı duyduğu tek şey güçlü liderler ve tabii ki Şi Cinping de Çin de güçlü. Dolayısıyla buna karşı Trump bir saygı, hatta hayranlık duyuyor. Çin diz çökmedi. Amerika'nın ticari yaptırımları ve vergileri karşısında Çin ekonomisi oldukça güçlü bir şekilde ayakta duruyor ve bu ticaret savaşından kazançlı çıkan taraf Amerika olmadı, Çin misillemeler yaptı. Çin'in hem askerî hem ekonomik hem diplomatik konularda bu kadar güçlü durması, bütün dünyanın 21. yüzyılın Çin'in yüzyılı olacağı, yükselen bir güç olduğundan bahsediyor olması, Trump'ı etkiliyor. Trump da sürekli olarak ne kadar önemli bir ilişki olduğunu, ne kadar önemli bir lider olduğunu, dünyada Şi Cinping'den daha önemli başka bir lider, Amerika'nın daha önemli bir ilişkisi olmadığını anlatarak üzerinde durdu. Bu dikkat çekiciydi ve ‘’Amerika, belirli açılardan Çin'le rekabet ediyor olmasına rağmen, Çin'le herhangi bir çatışma ve gerginlik istemiyor’’ yorumuna yol açtı. Amerika'nın, özellikle şu anda Ortadoğu'da, İran'la içinde bulunduğu durum ekonomik olarak elini zayıflatıyor. ‘’Trump'ın, içeride seçimlere giderken durumu son derece kötü. Şi Cinping ise, tabii ki seçimleri olmayan otoriter bir ülkenin güçlü lideri; daha kendinden emin, daha güçlü bir şekilde masaya geliyor’’ yorumlarını yaptırdı.
Toparlamak gerekirse: Zirvede sürpriz yoktu, gaf yoktu ve Çin'in daha üstün olduğu, Amerika'nın ise "Çin'i nasıl idare edebiliriz? Tayvan konusunda nasıl bir savaş çıkmamasını sağlayabiliriz ve uzun dönemde ekonomik olarak Çin'le, iki tarafın da çok zararlı çıkmayacağı ilişkiler oturtabiliriz?" bağlamında oturttuğu bir ziyaret oldu.

Ruşen Çakır: Trump gittiğine pişman olmamıştır herhalde.
Ömer Taşpınar: Hayır, olmadı. Sadece bu geziyi ertelemek zorunda kalmıştı. Eğer tam İran'la savaş döneminde gitseydi, belki İran’daki durumu yeterince önemsemediği için pişman olabilirdi. Zaten bu ertelenmiş, yapılması gereken bir ziyaretti. Tam aksine, bence Trump şu anda dış politikada bir başarıya muhtaç. Çünkü Amerikalı sıradan vatandaşlar Trump'ın dış politikasına baktıklarında, şu anda artmış petrol fiyatları nedeniyle bir başarısızlık görüyorlar. Trump'ın ‘’Amerika'nın en önemli dış ilişkiler meselesi Çin'dir. Çin konusunda da gayet başarılı bir ziyaret yaptım’’ demesi, kendi çapında iç siyasete de mesajlar taşıyabilir. Fakat o konuyla ilgili şunu söylemek lazım: Trump'ın şu anda destek oranı tarihî olarak en düşük seviyelerde. Hiçbir zaman biz bu kadar düşük bir Trump görmedik kamuoyu yoklamalarında.

Ruşen Çakır: Ne kadar Ömer?
Ömer Taşpınar: Yüzde 30 civarına düşmüş durumda ekonomi konusundaki durum nedeniyle.

Ruşen Çakır: Bir de ara seçim var, değil mi?
Ömer Taşpınar: Evet, ara seçim var. Şu anda birçok eyalette ön seçimler yapılıyor. Hem Senato'da zannediyorum %30 oranında bir seçim yapılacak, yani yaklaşık 30 eyalette yeni senatör seçilme durumu var. Hem de tabii Temsilciler Meclisi'nde aynı şekilde, 2 yılda bir yapılan ara seçimler var. Cumhuriyetçilerin ve Trump'ın hem Senato'da hem Temsilciler Meclisi'nde kan kaybetmesi bekleniyor. Temsilciler Meclisi'nde dengenin Demokratlara döneceğine kesin olarak bakabiliriz. Her ne kadar son birkaç haftadır burada seçim bölgelerinin sınırlarının değiştirilmesi konusunda Cumhuriyetçiler kendi lehlerine belirli yasalar çıkarıyor olsalar da, mesela güney eyaletlerinde, siyahların yoğun yaşadığı bazı bölgelerde, seçim bölgelerini değiştirerek Cumhuriyetçilerin avantaj kazanması sağlanıyor. Ama bu aynı zamanda Demokratların da yaptığı bir şey. Bu seçim bölgelerinin değiştirilmesi olayı, İngilizce terimiyle redistricting veya gerrymandering denen şey, Amerika'da zaten kutuplaşmanın motoru. Kongre üyeleri seçimleri garantiye almak için seçim bölgelerinin sınırlarını değiştiriyorlar ki o seçim bölgelerinde hep kazanabilsinler. Amerikan sisteminin böyle bir hastalığı var. Bütün bunlara rağmen, öyle gözüküyor ki Demokratlar Temsilciler Meclisi’nde kârlı çıkacak bu seçimlerden.
Senato'daki dengenin değişmesi biraz daha zor gözüküyor. Orada Cumhuriyetçiler Senato'daki çoğunluklarını tutabilirler. Ama her halükârda, Trump'ın zayıflayarak çıkacağı bir ara seçim olacak bu. Şu anda bazı eyaletlerde, Cumhuriyetçilerde kimin aday olacağı konusunda ön seçimler yapılıyor. Trump'ın desteklemediği adaylar hep kaybediyor. Yani Trump hâlâ kendi partisi üzerinde çok hâkim. Zayıflamış bir başkan olmasına rağmen, hâlâ kendi partisinin tabanındaki hâkimiyeti devam ediyor. Ama Trump'ın şu son iki yıl içinde kaybettiği çok önemli bir kesim var; bağımsızlar. Yani ne Demokrat ne Cumhuriyetçi olanlar. Onlar Trump'tan uzaklaştılar. Bağımsızların genelde baktıkları ana konu ekonomi. Bağımsızlar birinci dönemini temel alarak Trump'ın ekonomiyi çok daha iyi bir yere getireceğini düşünüyorlardı, tam tersi oldu.  Şu anda Amerikan ekonomisinde iyi giden tek şey borsa. Borsa hâlâ yüksek, ama petrol fiyatları, satın alma gücü, enflasyon, işsizlik gibi oranlarda artış var. Amerika'da tüketici güven endeksi çok önemlidir, tüketici güven endeksi de düşük, tüketiciler güven duymuyor şu anki duruma.
Dolayısıyla, bence Trump'ı ara seçimlerde bir ciddi yenilgi bekliyor ve dış politika bunun bir parçası. Çünkü dış politikaya fazla önem verdi, gereksiz yere savaşlara girişti. Bu İran Savaşı bütünüyle tercih edilmiş bir savaştı, zorunlu bir savaş değildi. O konu önemli. Amerika için, bir zorunlu savaşlar var; ulusal çıkarların çok net olduğu, dikte ettiği, bir bakıma varoluşsal derecede ciddi tehditlerin olduğu. O zaman savaşa girebilir Amerika. Ama İran'la savaş şu anda Amerikan seçmeninin anlamadığı bir savaş. Bu savaşa neden girildi? Bu savaştan ne kazanıldı ve kendisi Orta Doğu'dan petrol almazken, şu anda bu petrol fiyatlarıyla neden böyle bir bedel ödüyor Amerika? Trump hep ‘’Biz Ortadoğu'dan petrol almıyoruz ki, bizim meselemiz değil’’ diyor, ama anlamadığı bir şey var: Petrol fiyatları Ortadoğu'da belirleniyor. Bütün dünyada petrol fiyatlarının belirlendiği yer Ortadoğu'daki krizler ve bu kriz, Hürmüz Boğazı krizi, Amerikan seçmenini direkt olarak etkiliyor. Yüzde 4 oranında bir enflasyon var. Savaştan önce benzinin galonu 2,5 dolarken, bugün 4,5 dolara doluyor. yani benzin fiyatlarında neredeyse %100'lük bir artış var.

Ruşen Çakır: Evet, bu konuyu konuşalım. ‘’Hafta başında savaş tekrar kaldığı yerden başlayabilir" diye haberler görmüştüm. Bir diğer yandan, birçok ülkeden alarm halinde akaryakıt stoklarının erimesi gibi haberler geliyor. Petrol fiyatlarının yükselmesiyle bağlantılı bir şekilde uçuşların sayısı azaltılıyor deniyor. Şu hâliyle savaş var ama yok. Hürmüz Boğazı etkisi nedeniyle, olmayan savaşın yarattığı çok büyük bir tahribat var dünya ekonomisinde, değil mi? Bunu çözebilecekler mi? Ne yapacaklar? Yani şu hâliyle orada statüko nedir, onu da tam bilmiyorum açıkçası.
Ömer Taşpınar: Evet, önce oradan başlayalım, bir durum tespiti yapmak lazım. Şu anda zar zor devam eden bir ateşkes var. Bu ateşkese rağmen de devam etmeyen bir diplomasi var. Şu anda diplomasi yok ama ateşkes hâlâ var. Bu ne anlama geliyor? Aslında iki taraf da topyekûn savaşa geri dönmek istemiyor. Her ne kadar küçük çatışmalar olsa da, özellikle Lübnan'da bir ateşkes olmadı. İsrail, Lübnan'daki politikalarını devam ettiriyor. Ama büyük resme baktığımızda ne İran ne Amerika, topyekûn savaşa geri dönmek istiyorlar. Ama diplomaside de bir tıkanıklık var. Bu arada petrol fiyatlarındaki artış devam ediyor, çünkü Hürmüz Boğazı, kapalı. İran bir abluka altına almış durumda Hürmüz'ü. Amerika da İran limanlarına ve İran'ın gemilerinin boğazdan çıkmasını engelliyor. Amerika da "Ben o zaman İran'ı ablukaya alırım" diyor. İran, bir bakıma dünya ekonomisini kendisinin yaptığı şeye bağlıyor. Yani, ‘’Buradan gemi geçirmeyeceğim. Buradan ancak bana ödeme yapan gemiler veya benimle savaşta olmayan ülkelerin gemileri geçebilir" diyor. Bu şu anlama geliyor: İran, Çin bandıralı tankerlerin kısmen geçişine izin veriyor, tahmin ediyorum onlardan ücret de almıyor. Amerika ise İran'ın kendi tankerlerinin o körfezden geçmesine engel olarak İran ekonomisini bir blokaj ve ambargo altına alıyor. İran'a bir bakıma "Ben sana petrol sattırtmam o zaman. Hürmüz'ü açmadığın sürece sen kendin de petrol satamayacaksın" diyor.
Dolayısıyla Amerikan ekonomisi petrol fiyatları nedeniyle belirli bir stres içinde. İran'da da petrol satamamanın getirdiği bir sorun var. ‘’Kimin acıya, ekonomik ve finansal sorunlara daha fazla toleransı var?’’ sorusunu sormamız gerekiyor. Ekonomik nedenler ve petrol fiyatları nedeniyle Amerika mı daha çabuk pes eder böyle bir durumda, yoksa petrol satamadığı için İran ekonomisi mi? Çünkü körfezi Amerika da kapatıyor, bütün İran limanlarını kapatıyor. İran ekonomisi de çökme riskiyle karşı karşıya. Zaten İran'da savaş nedeniyle ekonomik olarak ciddi bir çöküş var. İran ne kadar dayanabilir bu duruma? Bu hesaplar yapılıyor. Benim analizim şu yönde: İran seçime gitmiyor. İran varoluşsal bir savaş içinde, beka savaşı bu. Bu mesele bir ölüm kalım, rejimin ayakta kalıp kalmayacağı meselesi. İran halkı her ne kadar çok yüksek enflasyon, işsizlik altında ezilse de, bu, İran rejiminin davranış şeklini değiştirecek bir mesele değil. Sonuçta bu rejim, halk rejime karşı sokaklara çıktığında büyük bir şiddet kullanabildi ve bazı rakamlara göre 35,000 İranlıyı kendi vatandaşını öldürdü. Bu rejimin bu tür ekonomik krizlere toleransı çok yüksek. Çünkü mesele, İran'daki devlet için, İslam rejimi için, İslam Cumhuriyeti için beka meselesi.
Amerika için ise mesele biraz daha zor. Çünkü Amerika için bu her ne kadar beka meselesi olmasa da, Amerikan başkanı seçimlere gidiyor ve petrol fiyatları nedeniyle, kendisinin şu anda destek oranı %30'lar civarına düşmüş durumda. Dolayısıyla bence Amerika'nın bu ekonomik acıya ve strese dayanma oranı daha düşük. Yani acıya toleransı daha düşük olan Amerika. O nedenle zaten Trump tekrar topyekûn savaş istemiyor. Çünkü topyekûn savaşa bir geri dönülse ne olacak? Amerika'nın elinde, İran'ın hâlâ elinde 1,000 kadar balistik füze olduğu istihbaratı var. Yani 2,500'den 1,000'e düşürebildiler. Amerika, füze kapasitesinin yarısını vurdu. Ama hâlâ İran'ın elinde gemi savar ve balistik füzeler var ve tabii ki yüzlerce, belki de binlerce insansız hava aracı, dronlar var. Amerika savaşa tekrar başlarsa, ateşkes biterse İran misilleme yapabilir. Körfezde misilleme yapmaya devam eder. Katar üzerinde, Birleşik Arap Emirlikleri üzerinde, Suudi Arabistan üzerinde de onlara saldırarak misilleme yapar. Zaten tam bu üç ülke, yani Katar, Birleşik Arap Emirlikleri ve Suudi Arabistan Trump'a, Trump'ın dediğine göre "Aman ha sakın tekrar savaşa başlama" demişler. Ve Trump da dün bir açıklama yaptı: "Ben salı günü tekrar başlıyordum savaşa, ama müttefiklerim bana ‘’birazcık daha zaman ver’’ dediler. Bir diplomatik çözüm arayışı devam ediyor" dedim. Bir bakıma Trump için "Ben aslında savaşa devam etmek istiyorum ama Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, bana biraz daha beklememi söylediler’’ demek çok güzel bir senaryo oldu. Tabii ki aslında Amerikan halkının da istediği savaşın bitmesi. Trump, “Amerikan halkını dinliyorum, Amerikan halkı bu savaşın bitmesini istiyor. Biz de buradan çekiliyoruz" diyemiyor, Onun yerine, "Bölgedeki güçler" diyor.
Bir de şunu söyleyeyim, Trump çok büyük bir hata yaptı. Çin yolunda uçağa binerken bir soru soruldu petrol fiyatları ve Amerika’nın finans durumuyla ilgili. ‘’Amerika'nın Petrol fiyatları hiç umurunda değil. Amerika'daki ekonomik kriz de benim şu anda gündemimdeki mesele değil. Ben onu gündeme almıyorum. Benim için önemli olan İran'ın nükleerinin olmaması. İran nükleere giderse bambaşka bir dünyada yaşarız’’ diyerek, meseleyi tekrar İran'ın nükleer konusuna getirdi ve Amerika halkının içinde olduğu ekonomik darboğazı önemsemediğini söyledi. Bu çok büyük bir gaftı kendisi için. Demokratlar hemen, "Bakın, ülkeyi böyle bir başkan yönetiyor. Kafayı İran'la bozmuş, sizin ekonomik durumunuzu ciddiye almıyor" dediler.

Ruşen Çakır: Peki, İsrail lafını hiç etmedin. İsrail ne diyor bu işlere?
Ömer Taşpınar: Bana göre Netanyahu zor durumda. Çünkü bu savaşa Amerika'yı ikna eden Netanyahu'ydu ve Netanyahu'nun varsayımı, bu savaş kısa sürecek, dini lider Hamaney öldürüldükten sonra rejim çökecekti ve bu konuda Trump'ı ikna etti. Trump da Venezuela'nın getirdiği dolduruşla bu savaşa girdi. Venezuela'daki başarısının burada devam edeceğini, tarihe "İran'daki İslami rejimi bitirmiş Amerikalı lider" olarak geçeceğini düşünerek, öyle bir zafer sarhoşluğu içinde girdi ve şu anda Netanyahu'nun söylediklerine pek fazla önem vermiyor artık. Netanyahu bence hâlâ Trump'a "Devam et, İran daha bitmedi. Rejim hâlâ çökebilir ama ellerinde bir sürü balistik füze var. Biz şu anda bir yaralı kaplan yarattık orada, yaralı kaplan tehlikelidir, bu kaplanı öldürmek lazım" gibi mesajlar veriyorsa da Trump bunları artık pek dinlemiyor. Çünkü Netanyahu'nun ipiyle kuyuya indi ve kendini şu anda o kuyudan nasıl çıkaracağı konusunda çözümler arıyor.
İsrail açısından bu mesele bence çok ciddi bir handikap. Amerika'da kamuoyu da İsrail'e karşı döndü. Çünkü "Bu savaş İsrail'in savaşı" algısı Amerikan medyasında, Amerikan toplumunda satın alınıyor. Bu da üstü kapalı bir anti-İsrail ve üstü kapalı bir antisemitizm de yaratıyor. Bence Amerika'da İsrail'e karşı yükselen bir şekilde bir antipati var, çünkü " Biz İsrail nedeniyle bu savaşa girdik" diyorlar. Bu, Netanyahu'nun işine gelmez. Çünkü İsrail'i dünyada güçlü kılan, Amerika'nın, Amerikan kamuoyunun İsrail'e verdiği destek. Bu kamuoyunun desteği azalırsa, İsrail'in işi çok zorlaşır dünyada ve tabii ki Ortadoğu'da. İsrail bence bu desteği yavaş yavaş kaybediyor. Netanyahu'nun şahin politikaları, yanlış hesapları, yanlış varsayımları nedeniyle kaybediyor. O nedenle ben bu savaşın kaybedenleri arasına İsrail'i de koyuyorum. İsrail bir süredir taktik başarılar kazanıyordu; Hamas'a karşı zaten kazandı, Hizbullah'a karşı kazanmıştı, Suriye'nin de Esad rejiminin düşmesi bir başarıydı onlar açısından. İran'ın zayıfladığı, İsrail'in güçlendiği, hatta hegemonya kuracak diye Türkiye'deki Kürt barış sürecinin bile İsrail'e bağlandığı, "İsrail çok güçlendi" algısı vardı. Bugün İsrail'in öyle istediği her şeyi yapamadığı, İran'daki rejimi bitiremediği ve son bir iki yıldaki taktik başarılarının stratejik bir zafere dönemediği bir dönemdeyiz. Netanyahu da seçimlere gidiyor. Seçimlerde karşısında Naftali Bennett olacak. Naftali Bennett, Netanyahu kadar şahin bir isim, ama bu konularda belki de Netanyahu'dan farklı olarak, biraz daha İsrail askerî yapısı, istihbaratıyla da iş birliği kurabilecek ve radikal sağcı kesimi ekarte edebilecek bir isim. Naftali Bennett'in kazanma ihtimalinin daha yükseldiği ve Netanyahu'nun yıldızının birazcık söndüğü bir ortamdayız.

Ruşen Çakır: Naftali Bennett, “Sırada Türkiye var” demiş birisi değil mi?
Ömer Taşpınar: Naftali Bennett de şahin bir isim. "Sırada Türkiye var" meselesi, İsrail kamuoyunda magazin haberleri için kullanılan bir dil. Yani böyle şeyler söyleniyor. Çünkü İsrail'de, Türkiye'yi gerçekten çok büyük bir tehdit olarak gören bir kesim var. Tıpkı, Türkiye'de kamuoyunda bir kesimin İsrail sanki Türkiye'ye yarın saldıracakmış gibi bir algı içinde olması gibi. İşi bilenler, yani strateji ve askerî yapıyı bilenler, bu tür sözlerin çok ucuz sözler olduğunun farkındalar. İki ülke arasında tabii ki gerginlik var, tabii ki çatışma riski özellikle Suriye'de olabilir. Ama öte yandan, konuşulmayan bazı gerçekler de var. Bir tanesi, İsrail'in hâlâ Azerbaycan'dan petrol alıyor olması ve bu petrolün de Türkiye tarafından yollanıyor olması. Türkiye İsrail'le bir savaş durumuna girecek olsa, herhalde İsrail ekonomisine giden petrolü de kesmeye çalışırdı.
İkincisi, Suriye'de, Türk istihbaratıyla İsrail istihbaratı arasında belirli etkinlik alanları konusunda ismi konulmamış, Suriye'nin güneyinde İsrail, kuzeyinde Türkiye'nin etki alanı olacağı konusunda üstü kapalı bir anlaşma var. Suriye gibi çatışmanın en yüksek olabileceği yerde bile İsrail ile Türkiye arasında belirli bir fren mekanizması kurulmuş durumda. Üçüncü mesele de Kürt meselesinde hep "İsrail'in çok büyük bir kartı var" deniyordu. Bu kartın çok da öyle gerçekçi bir kart olmadığını Suriye'de gördük. Tabii ki Kürtlere bir sempati var. Sen, İsrail'e yakın bazı düşünce kuruluşlarında çalışan Türklerle bu konuyla ilgili birkaç tane güzel söyleşi de yaptın ve İsrail'de yaşayan bir Türk uzmanla da konuştun. Onların söylediklerindeki en önemli şey şuydu: ‘’Türkiye ve İsrail arasında bir savaş riski yok. Gerginlik var, kamuoyunda karşılıklı antipati var. Ama "Sırada Türkiye var" söylemi sansasyonel, içi boş bir söylem.’’ Türkiye'de şu anda devam eden, senin de çok üzerinde durduğun Kürtlerle ilgili sürecin bir ayağı da buradan yürüyor. Bu nedenle bu, Kürtlerin de, Abdullah Öcalan'ın da işine geliyor. Türkiye'nin önünde "Bu meseleyi uzatmayın. Çünkü siz uzatırsanız bizim zayıf karnımız bu Kürt meselesi demek," sanki "Ben İsrail'le iş yapabilirim her an" tehdidini savurmak gibi. Yani bu bir bakıma Kürtler ve Abdullah Öcalan tarafından da kullanılan bir koz. Bana göre çok gerçekçi değil. Türkiye'nin yaptıklarının arkasında İsrail tehdidi aramak, bana göre şu anda fazla abartı. İsrail'in, Türkiye'nin sınırlarını değiştirecek, Kürt meselesinde, Suriye'de Türkiye'nin istemediği şeyleri yapacak bir gücü olmadığını gördük. Amerika'nın bile gücü yok.
Ayrıca, eğer bölgede Kürtlere verilen destek nedeniyle Türkiye içeride bir barış sürecine girecek olsaydı, Kürtlere İsrail'den önce Amerika'nın ne kadar büyük bir destek verdiğini son 10 yılda gördük. Son 10 yıldır Suriye'deki Kürt yapısı, IŞİD'le mücadelede Amerika'nın stratejik ortağı oldu. O zaman niye Türkiye'nin aklına gelmedi Kürt barışını başlatmak? Arkasında Amerika olan, Amerika'nın Kürtleri desteklediği bir ortamda Türkiye bunları yapmadı da şimdi ‘’İsrail yapıyor’’ diye birden tutuştuk. O nedenle ben bu Türkiye-İsrail savaş söyleminin köpürtülmesini gerçekçi bulmuyorum.

Ruşen Çakır: Ömer, çok teşekkürler. Gönül olsaydı, ona sosyal medyada paylaştığı ilginç bir şeyi soracaktım, sen biliyorsundur mutlaka. Üç ayrı kaynaktan, haziran ayında Erdoğan'ın Beyaz Saray ziyareti için çalışma yapıldığını duymuş, ama tam teyit edememiş. Ne dersin, Erdoğan haziranda senin oraya gelebilir mi?
Ömer Taşpınar: Ben çok takip edemedim açıkçası, ama eğer Trump temmuz ayında NATO Zirvesi için Ankara'ya gelecekse, bence böyle bir ziyarete çok da gerek olmaz. Erdoğan'ın zaten Trump'la NATO Zirvesi çerçevesinde görüşmesi beklenirken, bundan birkaç hafta önce Washington'a gelmesinin pek bir anlamı olmaz. Yani Gönül olsaydı ona sorardın ama bizim galiba konuştuğumuz şey, "Eğer Trump gelmezse" korkusu. Trump'ın Ankara'ya gelmeme ihtimali var, çünkü NATO'yu önemsemiyor. Eğer Trump gelmezse, NATO'da bir kriz yaşanır. Amerika'nın gelmediği bir NATO zirvesi... Buraya Savunma Bakanı'nı veya Dışişleri Bakanı'nı yollarsa, Türkiye açısından da bu zirvenin beklendiği kadar önemli, prestijli, görkemli olmamasına neden olur. Acaba bunun önünü almak için mi?  Ben ikna etmek için geleceğini düşünmüyorum. Trump'ı İkna etmek için telefon konuşmaları yapılır. Yani buraya kadar gelmesinin bir anlamı olmaz. Eğer gelmeyeceği yönünde bir kesin bilgi oluşursa "Biz zaten haziranda görüştük, NATO'ya gelmesine gerek yoktu " demesi açısından, İngilizce deyimiyle durumu kurtaran face-saving bir gelişme yaşanabilir. Ama tekrar edeyim; bu, daha çok Gönül'ün ilgilendiği, baktığı bir konu. O yüzden tam detaylara vakıf değilim.

Ruşen Çakır: Ömer, çok sağ ol. Biliyorsun bugün 19 Mayıs Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı. Biz tatil yapmadık, yayın yaptık, ama bütün izleyicilerin bayramını kutlayalım. Çok teşekkürler. Evet, ‘Transatlantik'e noktayı koyuyoruz. Ömer Taşpınar'a teşekkürler, Gönül Tol'a selamlar. İzleyicilerimize de teşekkürler. Haftaya buluşmak üzere, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
22.05.2026 Kadri Gürsel yorumluyor: Bu aslında bir partiyi kapatma kararı
22.05.2026 Mutlak butlan Erdoğan'ın derdine derman olur mu?
21.05.2026 Taha Akyol yorumluyor: Hiçbir hukukçunun havsalasının alamayacağı bir karar
20.05.2026 Burak Bilgehan Özpek ile söyleşi: "Öcalan’ı merkeze alan bir süreç AKP için çok riskli"
20.05.2026 Çözüm süreci sadece Bahçeli ile yürüyebilir mi?
19.05.2026 Transatlantik: Trump Çin'de ne umdu ne buldu? | Hürmüz Boğazı bilmecesi
19.05.2026 Devlet Bahçeli süreç konusunda ne kadar samimi? | Prof. Mehmet Gürses ile söyleşi
18.05.2026 Gürkan Çakıroğlu: “Sürecin artıları MHP’ye, eksileri AK Parti’ye yazar”
18.05.2026 Vahap Coşkun ile söyleşi: Bahçeli’nin yazısı ne anlama geliyor?
17.05.2026 İmralı ile Kandil arasında sorun çıkmasını umanların yaşadığı derin hayal kırıklığı
22.05.2026 Kadri Gürsel yorumluyor: Bu aslında bir partiyi kapatma kararı
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı